Thu08242017

Last update06:26:30 PM GMT

Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel

Hasan Helimişi'nin yaşam öyküsü

  • PDF

Neyse, yaşama yeniden başlamak gerekiyordu. Ancak şimdi de Faşist Almanya II. Emperyalist Savaşı başlamıştı. Sağ ayağım olmamasından dolayı beni askere almadılar. Yinede savaş savaştı ve savaşın bütün çilelerini çekiyordum. Bunca şeyin üstüne bir de savaştı üstümden geçen.
Evlendim, ev kurdum, savaş bitti. Biraz nefes alayım derken çoluk çocuğa karıştım. İki erkek çocuğum oldu. Şimdi bunları büyütmek gerekiyordu. Biraz toparlanayım diye çırpınmaya başlamıştım ki bu seferde 1949 yılında çoluk çocukla birlikte Sibirya’ya sürgüne gönderdiler. Sürgünde bir kız çocuğum oldu. Çocuğun biri Batum’da kalmıştı. Sibirya’da Tomskir vilayeti, Vasyugan kazasındaydım. Burada bazen soğuk -50° derece olabiliyordu.

Hasan Helimişi’nin Yaşamı (Otobiyografi)
Yıllar böyle geçiyordu. Sadece yıllar değil, iki de Emperyalist savaş başımdan geçmişti. 1914 yılındaki I. Emperyalist savaşta yedi yaşında bir çocuktum, ama her şeyi hatırlıyorum; Hopa’dan Çarşamba’ya kimi denizden kimi yaya muhacirlik zulmünü yaşamıştım. Zaten bu yüzden yatalak kaldım ve üç yıl okula gidemedim.
1932 yılında Sovyet ülkesine geldim. Beni Leningrad’da bulunan Azınlık Milliyetler Enstitüsü’ne gönderdiler. Orada sağ ayağımı kaybettim ve Sal-ayaklı Hasan olarak Batum’a geri döndüm. Yetmiyormuş gibi 1938 yılında, yalandan, hiç kabahatim yokken beni yakalayıp sürgüne gönderdiler. İki buçuk yıl boyunca burada sıcakla, soğukla ve hastalıklarla boğuşup yarı canım çıktıktan sonra “bir yanlışlık oldu” denilerek bir aylık çalışma ücretimi verip serbest bıraktılar. Ama karım, evim, neyim varsa; ev eşyalarım, yazılarım, her şeyim kaybolmuştu. Tek kelimeyle çırılçıplak sokağa atılmıştım. Oysa Batum’dan 45 kilometre ötede, Orta Hopa’da iki katlı tuğla ev, portakal ve her çeşit meyve bahçeleri ve çarşı içinde iki katlı mağazayı bırakıp buraya gelmiştim. Şimdi Batum sokaklarında aç ve çırılçıplak dolaşıyordum.

Orada bıraktıklarıma üzülmüyordum. Onları sadece ben yapmamıştım. Dedemden, babamdan kalan şeylerdi. Türkiye’de onca varlığı bıraktığıma ne o zaman üzüldüm ne de şimdi. Ama burada, fabrikada çekicimle çalışarak kendi ellerimle kazandığım şeyleri elimden almalarına çok üzülmüştüm. Acaba kimi soyuyorlardı! Ben milyoner veya büyük bir adamın oğlu yada başka biri değildim. Ben her şeyi kendi ellerimle yapmıştım. Beni soyup nasıl sokağa atabilirlerdi!

Neyse, yaşama yeniden başlamak gerekiyordu. Ancak şimdi de Faşist Almanya II. Emperyalist Savaşı başlamıştı. Sağ ayağım olmamasından dolayı beni askere almadılar. Yinede savaş savaştı ve savaşın bütün çilelerini çekiyordum. Bunca şeyin üstüne bir de savaştı üstümden geçen.
Evlendim, ev kurdum, savaş bitti. Biraz nefes alayım derken çoluk çocuğa karıştım. İki erkek çocuğum oldu. Şimdi bunları büyütmek gerekiyordu. Biraz toparlanayım diye çırpınmaya başlamıştım ki bu seferde 1949 yılında çoluk çocukla birlikte Sibirya’ya sürgüne gönderdiler. Sürgünde bir kız çocuğum oldu. Çocuğun biri Batum’da kalmıştı. Sibirya’da Tomskir vilayeti, Vasyugan kazasındaydım. Burada bazen soğuk -50° derece olabiliyordu. Bir kışı yarı aç yarı tok geçirdik. Neyim varsa hepsini patatesle değiştirdim. Burada patatesten başka hiçbir şey yetişmiyordu. Zar zor, yarı canlı yaza ulaştık. Sağ ayağım yoktu ama her işte çalışabiliyordum; kazma, balta, çapa elimde dolaşıyordum. Tırnaklarımla çam köklerini söküp tarla açıyordum ki gelecek yıl patates ekebilecektim. Eğer bunu yapmasam seneye çocuklarımla birlikte açlıktan ölebilirdim.
Bir tarla hazırladım, ama ekebilmek için patates gerekiyordu. Patates yerlilerde vardı ve onlarda çok pahalı satıyorlardı. Gel de şimdi ekebilmek için patates bul! Nihayet onu da buldum. Şimdi de yeni bir sorunla karşı karşıya kalmıştım; boş kumun içine patates ekersem hiçbir şeyin yetişmeyeceğini biliyordum. At ve inek pisliği gerekiyordu ki bu sadece yerlilerde vardı ve kendi tarlalarında kullanıyorlardı. Tek çare insan pisliği bulmaktı ama onu da bulmak çok zordu. 5 bin hane vardı ve herkes patates ekmek istiyordu. Bu yüzden tuvaletlerde insan pisliği kalmamıştı. Muhacirler tarafından bütün tuvaletler tertemiz yapılmıştı. Nihayetinde mübarek pisliği buldum, geç dahi olsa mutluluk içinde patatesleri ektim ve o kış çoluk çocuğumu açlıktan kurtardım.

Artık patatesim de vardı. İkinci yıl çocuklarım biraz daha büyümüşlerdi. Ben de küreği, kazmayı, baltayı bırakıp fotoğrafçılığa başlamıştım. Ve bir ev inşa ettim. Evin bir tarafını fotoğraf stüdyosuna çevirdim, diğer tarafını yaşamak için kullanıyordum. Şimdi iyice kendime gelmiştim. Ama sana kim reva görür iyi yaşamı!.. Hasan’ın iyi yaşadığının hemen farkına vardılar. Hop!... Baktım ki tekrar Batum’a gönderiyorlar. Yapılan iş aynen böyleydi.

30 yıl boyunca, Lenin’in yolunda ve onun postunda duran O büyük devrimcimiz artık yoktu. Ben ondan sonra dünyanın altüst olacağına inanıyordum. İşte o yıllarda, Sovyet ülkesinde “Büyük Fruşçov” (Kruşçev) adında bir domuz çobanı belirmişti. O, Stalin’in yaptıklarını bozmak için elinden geleni yapıyordu. Üstelik Stalin zamanında yapılan işleri düzeltiyorum diye... Hapistekileri, sürgündekileri, muhalifleri serbest bırakıyordu. Zaman kızıl kapitalistlerin zamanıydı. Bunlar Sovyet milyonerleri gibi dolaşıyorlardı. Hükümet, kanun, her şey onların elindeydi. Bu altüst oluş günlerinde, beni yine Batum’a gönderdiler. Böylece ikinci hatta üçüncü evimi de yıkmış oluyorlardı.

Batum’a geldim ama Batum artık eski ağa ve beylerin eline geçmişti. Her büyük işte o eski ağa ve beyler vardı, işe girmek de kolay değildi. İki-üç bin manat rüşvet vermeden hiçbir işe girilemiyordu. Gel de bu durumdayken yeniden ev kur, çoluk çocuğu yetiştirmeye çalış.
Bu haldeyken bu zor günde, karım da beni babasının evinden attı. Ne yapsam; Sohum’a gittim. Orada, dayımın çocukları vardı. Onların yanında misafir olarak kalmaya başladım. Yine, çocuklarından ayrılmış, evini yitirmiş, yalnız bir adam olarak sokaklarda dolanıyordum.
Misafirlikteydim ama misafirlik ne kadar sürebilirdi... Canım boğazıma dayanmıştı ki zamanın Gürcistan başkanı Mjevarnadze’ye bir mektup gönderdim. “30 yıldır Sovyet Ülkesindeyim. Şimdiye kadar evim, hiçbir şeyim olmadı. Ben bir yazarım. Roman ve hikaye gibi bazı şeyler yazıyorum. Yazmak için bir tavan arası, başımı sokacak bir oda istiyorum” diye yazarak Tiflis’e geldim. O sıralar “Kore’de Bir Laz Kızı” adlı romanımı yazıyordum. O romanı yetkililere okuduğumda; “Şimdiye kadar neredeydin, ne kadar güzel Türkçe biliyorsun, hele gel” diyerek beni Tiflis Üniversitesi’nde Türkçe öğretmeni yaptılar ve bir oda tahsis ettiler. “Bir yıl sabret, bir yıldan sonra sana ev vereceğiz” diyerek işe başlattılar. Ne var ki, aradan üç yıl geçmesine rağmen ne ev ne de başka bir şey vermemişlerdi.

Burada ev para ile satılıyordu. Satın alanların hepsi de parti üyelik kartını cebinde taşıyan kapitalistlerdi. Ve onların, köylerde villaları ve evleri vardı ve daha ev satın almak istiyorlardı. Ama yoksul işçiler, ezilenler, su içindeki barakalarda yaşamaya çalışıyorlardı. Gazeteler ve radyolar ise her gün, şu kadar insanı barakadan çıkarttık, işçilere oda verdik diye propaganda yapıyordu.

Ben göremiyordum, neredeydi, gözlerim bunları niye göremiyordu! Konuşmaları duyuyordum ama ortada hiçbir şey yoktu. Gerçek şuydu ki kırk yıldır Sovyet ülkesindeydim ve kimseye oda verildiğini duymamıştım. Ne kadar yalancı olduklarını anlayıp üniversitede çalışmayı bıraktım. Gerçek işime geri döndüm ve çekici tekrar elime aldım. Çekiç beni teselli ediyordu.

İşte bu sıralarda annem turist olarak Türkiye’den geldi. Annemi öğrenci yurdundaki bir odada misafir ettim. Odaya göz gezdirip ağlayarak; “Bu yaşam için, bu oda için mi oradaki (Hopa) iki dükkanını, iki katlı evi, yerini, yurdunu bırakıp buralara geldin?” dedi. Annem haklıydı, ama bende haklıydım. Ne lazımdı bana, neyi istiyordum ben! Şimdi orada bana on kat hatta daha çok ev de verseler istemezdim. Niçin istemiyordum, niye böyleydim ben? Niye böyle, hiç bir şey istemeyen bir adam olarak ortaya çıkmıştım ve herkes benden istifade ediyordu? Ya ben ne istiyordum bu dünyadan? Bu kadar acıyı niçin çekmiştim? Evet, ben istiyordum ki her şeyi göreyim, her türlü zorluğu yaşayayım ve bunları yazayım. Benden sonrakiler benim yaşadığım zorlukları, hatalarımı görsünler ve onlar böyle zorlukları yaşamasınlar. Ben bunları anlamak istiyordum, bu yüzden ben zor günlerimi; sürgünde geçirdiğim günlerimi, iyi yaşadığım zamanlardan daha çok seviyorum. Ama annem bunları kavrayamıyordu, bu yüzden hiçbir şey anlamıyordu.

Annemin dediğine göre; babam tüm arazimizi, evimizi satıp İstanbul’a gitmiş ve kadınlarla birlikte yemişti. Anneme de hiç para bırakmamıştı. Annem de kendi parasını babama vermeyip bankaya yatırıp saklamıştı. Tüm bu konuşmaların üstüne ben çok iyi anlamıştım ki, kendi ellerimle yaptığım evin kapısına yarın, elimde değnek, sal ayağımla gitsem, evden çıkacak biri elime bir kuru ekmek parçası tutuşturup; “'öteki eve git, başka verecek bir şeyim yok” diyecek ve beni dilenci olarak görecekti. O evi benim kurduğumu, temeline taş koyduğumu, orada bir zamanlar yaşadığımı, her şeyi orada bırakıp böyle sal-bacakla bir dilenci gibi dolaştığımı; sadece bir yerde değil Sibirya’dan, Batum’dan, Leningrad’dan beri dolaşıp durduğumu bilmeyecek, bunların hiçbirinden haberi olmayacaktı. O, beni sadece bir dilenci olarak görecekti.
İşte bunun için benim bir yağlı boya tablom var; yeni yapılmış bir ev, eski bir ev ve Sibirya’daki evim, tümünü bu tabloya resmettim. Böyle bir haldeyken şimdi, düşünüyorum; Bunları neden yaptım, bunca şeye neden katlandım, bunca çektiğim çile neden? Bunlardan başka beni iyi tanıyan Hopalılar beni deli sanıyorlar, bir çoğu da bana acıyor, bazıları ise beni akılsız buluyor.

Benim yazdığım Hopalılara adlı şarkıyı bu kadar sözden sonra söylemek istiyorum. Benim felsefem bu parçanın içinde saklı.

Lazca’dan Türkçe'ye çeviren: İsmail Bucaklişi

 

Yazının Lazcası için "Helimişi Xasanişi skidala" başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.

Son Güncelleme: Pazar, 08 Nisan 2012 13:58

Helimişi XASANİ

Helimisi
Lazcanın Evrensel Şairi

Coxope

Coxope
Çocuklara Lazca İsim

93 Harbi

93 Harbi
Muhacir Lazlar

Arkeopolis

Arkeopolis
Lazika'nın Başşehri

Lazca Açıköğretim

Lazca Açıköğretim
Açıköğretim Başlıyor