Sun02182018

Last update06:26:30 PM GMT

Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel

Dereler Canlıdır

  • PDF

Başlangıçta tek bir damladan ibaretti… İki, üç, dört… Damlaya damlaya büyüdü, çağladı.

Başlangıçta dört kardeşten ibaretti… Beş, altı, yedi… evlendiler, çocukları oldu, çoğaldılar; kocaman bir köy oluverdi. Binlerce yıl önce tek bir damlayla başlamış olan dere köyün ortasından koşarak denize aktı.
Dere mere, çoluk,çocuk , kadın erkek, ot mot, ağaç mağaç, rüzgar müzgar, kedi medi, inek minek… her biri tek bir türkünün içinde hep birlikte çalıp söylüyor gibiydiler….Uyum içinde;
Derenin şırıltısı, kedinin mırıltısı, sırtta sepet tıkırtısı, rüzgarın uğultusu, yaprağın hışırtısı, ayakkabı takırtısı,inek çanı şıngırtsı….Kapa gözlerini, dinle bak. Duyuyor musun? Duymuyorsan oku…

BİR
( Tanışma)
Köye gelen yol ne zaman yokuşu bırakıp düzlüğe varır, işte orada küçük bir meydan vardır. Oradan yol üçe ayrılır, başka başka yerlere uzanır. Meydanın bir yanında küçük bir cami vardır. Minaresi olmasa insan aldanır, onu ev sanır, sırtını döner, yollanır. Caminin tam karşısında küçük bir ilkokul vardır( vardı, yıktılar). İki göz odadan ibarettir, birinde bir, iki, üç, dört, beşinci sınıf çocukları…Tam ortasında eski bir odun sobası… Bir de tam kapanmayan kapısı….
Hikmet küçük bir çocuktur, bu okulda öğrencidir. O da diğerleri gibi yeni yeni Türkçe yazmayı, okumayı ve konuşmayı öğrenmektedir. Bir gün öğretmeni ona;
- “Oğlum, Hikmet, kalk da şu kapıyı kapat.” Der.
Hikmet kalkar, kapıya yönelir. Bir süre sonra onu kapatmak yerine onunla didişmeye başlar. Takır tukur sesler gelir. Öğretmen sorar;
- “ Oğlum, ne oldu? Ne yapıyorsun?”
Hikmet cevap verir;
- “ Ortmenum, ortmenum! Khapi uyuşamayi!”
Bütün sınıf kahkahaya boğulur.

İKİ ( Hikmet’in Sususzluğu)
Okulla caminin arasında dur, sırtını çarşıdan gelen yola ver ve yürü. Pembe’nin Osmanı’nın, Seba’nın (Sebahat) evini geç (her dem duyulan derenin sesi daha fazla duyulacak), tam karşında Nafiye Dadi’nin evi durur. Nafiye dadi dedikleri laf söylemede usta, cin fikirli bir ninedir ( o zamanlar gençti tabii), insan onula münakaşaya girmeden şöyle bir düşünür, çekinir. Bir ayağı topal da olsa sağlam ayağıyla “benim” diyen adamın pestilini çıkarabilir ( lafın gelişi yani).
Bizim bu Hikmet de onun oğlu olur. Maneloğlu’n deresi her dem evlerinin arkasından akar durur. ( Şu an bu yazıyı bilgisayarda yazıyorum ve kasadan gelen o ses bana dereyi hatırlatıyor )
Nafiye Dadi bir gün tarladan gelmektedir, sabah beri çalışmıştır, yorgundur, ayaklarını sürümektedir. Sınıfın kapısıyla didişen bizim Hikmet de evin önünde onun yolunu gözlemektedir. Bahçe kapısından içeri girer girmez de sızlanır;
- “Anne akşama kadar susuzluktan öldüm”
Nafiye Dadi cevap verir;
- “Eee, yavrucum, hadi evde su bulamadın, şu koskoca dereyi de akıl edemedin mi?”
( O zamanlar dereden su içilirdi, ne makine, ne fabrika… Hiçbir şeye gerek yoktu, bir avuç, iki dudak yeterliydi)

ÜÇ (Su Değirmeni)
Şimdi de Nafiye ile Hikmet’in evini de geç. Geçtin mi? Hah, iyi. Derenin sesini dinle ve yürümeye devam et. Küçük bir su değirmenine çıkacak yolun, eğilip altına bakacak, çarkı döndüren suyu göreceksin. Su… Dereye karışacak.
Bak, karşıdan babaannem geliyor, sırtında yuvarlakça bir torba, boşaltıyor içindeki mısırları değirmenin haznesine, dönüyor taşlar. Oturuyor babaannem değirmenin önüne uyukluyor dönen taşların, derenin sesiyle.
Akşam oluyor, karnımız acıkıyor. Toplanıyoruz sininin çevresine. Bir güzel doyuyor karnımız lahana, balık ve mısır ekmeği ile. Mısır ekmeğidir, bilirsiniz, yapışır insanın eline kırıntıları, temizlemek istersiniz. Sürt elini eline, dökülsün ufantılar ama yooooooooooook! Olur mu? Ne diyor babannnem;
-“ yapmayın elinizi öyle! Yediğiniz yemeği inkar etmek demektir bu!”
Gülüyoruz, sonra gözlerimizi ona dikip sinsi sinsi temizlemeye çalışıyoruz ellerimizi.

DÖRT (Oyun gibi iş/ İş gibi oyun/ Çocukların işi-oyunu)
İşte geliyor, sırtında sepeti ile, Lütfiye Dadi. Ardından koşturuyor iki torunu ve mahallenin çocukları. Dokuz yaşındadır en büyükleri.
Lütfiye dedikleri çakır gözlü Esenkıyı güzeli ( imiş gençliğinde ama öyle olduğu hala belli), inleye inleye taşır her dem cılız bedenini.
Koca evde bir ihtiyar bir de kendisi, ayaklarını sürüyerek dolanır da birincisi deli olur, çileden çıkar ikincisi.
Neyse, bir gün- sıcak bir yaz günü- büyük torunu dedi ki Lütfiye Dadi’ye;
-“ Babaanne, bu halıların hepsi kirlenmiş, götürelim dereye, yıkayalım güzelce hepsini”
-“ Aman, canım benim, siz küçüksünüz, yıkayamazsınız ki, yıkarım ben sonra onları” dedi babaannesi torununa.
Vazgeçmedi torun;
-“ Neden yıkayamayalım ki? Sen hele bir taşı bunların hepsini dere kenarına da gör. Toplarım ben bütün kızları, bir çırpıda yıkarız tüm halıları”
dedi, ikna etti babaannesini. Aldı büyük torun küçük kardeşini, topladı tekmil oyun arkadaşlarını, yollandılar dere kenarına. Önce cami ve okula vardılar, sonra Nafiye’nin evini geçtiler, küçük değirmenin yanından kıvrılıp dereyi gördüler, sesinden daha da güzeldi. Kıyıda kocaman bir kaya vardı, Lütfiye Dadi sepeti kayanın dibine boşalttı, sabunları, kuru soğan torbalarını da yanlarına bıraktı ve gitti. Şimdi sıra kızlardaydı. Önce giysilerini çıkardılar; atlet, don, şort ne vardıysa giysilerinin altında onlarla kaldılar. Sonra da kocaman bir halıyı alıp dereye batırdılar. Bir kendileri battılar, bir halıyı batırdılar, iyice ıslanıp ıslattıktan sonra, daha da ağırlaşmış olan halıyı çeke çeke büyük kayanın üzerine çıkardılar. Bir elde soğan torbası, bir elde sabun, dört bir koldan halıyı pamuk gibi yapıp, kirleri yumuşasın diye kayanın üzerinde öylece bıraktılar, daldılar dereye, yüzdüler balık gibi, suyun bir altında, bir üstünde… Bu şekilde tüm halıları pamuk gibi yaptılar.

BEŞ (İsmail’in Gölü)
Dere akar… Denize. Kıvrıla kıvrıla. Zaman gelir çağlar, zaman olur durulur, ufak göller oluştur bedeninde. Oralarda çocuklara yüzme öğretir. Bu köyün çocukları yüzmeyi İsmail’in gölünde öğrendiler. Deniz uzak değildi ama dere ayaklarının dibindeydi. Deniz büyüktü, ona gitmeden önce yüzmeyi iyice öğrenmek gerekiyordu, bu göller çocukları denize hazırlayan havuzlar oluyordu.
Derede yüzmek kolaydı çünkü durgun değildi, akıyordu ( her ne kadar göl de dense ), içindeki kişi batmıyor, aksine onunla birlikte yüzeyde akıyordu.
Büyük bir kaya vardı derenin kıyısında ( Çocukların halı yıkadıkları kaya değildi bu, daha büyüktü) , öyle büyüktü ki, üzerine 15-20 kişi rahatlıkla yan yana uzanabilirdi. Soğuk suyun içinde morarıp titremeye başlayan çocuklar ısınmak için onun üzerine sıralanırlardı. Bu koca kayanın dibinde derin bir göl vardı. Çocuklar yukarıdan çağlayarak akan suyun üzerine uzanır, onunla kar ve göle dalarlardı. Şimdilerde insanların akuaparklarda gördüklerini onlar çocukluklarından beri bilirlerdi.
O derin gölün hemen altında daha sığ bir göl daha vardı, orada da yüzme bilmeyen küçük çocuklar oynardı.

Not:
İnsan eliyle inşa edilmiş her şey doğanın taklididir. O yüzden insan yapısı bir şey gördüğünüzde önce bir düşünün, sonra sağa sola bakın ve doğal olanını arayın.

ALTI ( Çocuklardık! Güneş buluta girende….)
“ Güneş! Soğudu muhallebin,
Onu da kedi yedi!”

Biz…Karadeniz’in çocukları…. Yüzerdik…Yüzerdik derelerde…. Dudaklarımız kara lastik gibi olana dek yüzerdik. Dizilirdik o koca kayanın üzerine, güneşin altına. Bir bulut gelirdi, saklardı güneşi, biz de güneşe şarkı söylerdik çocukça;
“ Güneş!.. Soğudu muhallebin, onu da kedi yedi!”
Büyüdük…
Bulutlar da büyüdü yaşamımızda ama biz hep güneşi çağırmaya devam ettik;
“ Güneş!..
Bulutlar geziyor derelerimizin üzerinde
Kara kara… rengini ve ruhunu Karadeniz’den almamış bulutlar.
Ama biz, Karadenizin ve derelerin çocukları hiç susmadık, susmayacağız;
( Konuşmayan bir Karadenizli gördünüz mü siz hiç?)
güneş! soğudu muhallebin, onu da kedi yedi!”

ÇIK BULUTLARIN ARKASINDAN!
KURTAR YİYECEĞİNİ!
KURTAR DOĞANI!
SENİNLEYİZ!

 

Not: Ham tcaraşi Lazuri-muşi şeni "Ğalepes Şuri Uğun" coxoni makales otzqedit.

 

Vildan MANELİŞİ

Son Güncelleme: Pazar, 08 Nisan 2012 20:16

Helimişi XASANİ

Helimisi
Lazcanın Evrensel Şairi

Coxope

Coxope
Çocuklara Lazca İsim

93 Harbi

93 Harbi
Muhacir Lazlar

Arkeopolis

Arkeopolis
Lazika'nın Başşehri

Lazca Açıköğretim

Lazca Açıköğretim
Açıköğretim Başlıyor